25 Ağustos 2014 Pazartesi

Hoşçakal Dede...

Dedemi kaybettik...

07.08.2014; içimdeki sıkıntının tarifi olmayan bir gündü.Yaz ortasında kış mı yoksa kış ortasında yaz mı bilemiyorum dediğimi hatırlıyorum sadece..İzmir yağmurluydu o gün ve dahi bendeniz de pek karamsar... Sayılı saatler sonra dedemin ölüm haberini aldık.

Onu en son 3 Ağustosta bir hastane odasında görebildim; aynı günün gecesi yoğun bakıma alındı.Durumu ağır olduğu için bir daha ziyaretine izin verilmedi.Yemeden içmeden kesilmiş; mini minnacık kalmıştı.Yine de huysuz ve tatlı tavrından taviz vermedi son günlerinde..Sanırım; o da son günlerini yaşadığını en az benim kadar hissetmişti ki; o günü hepimize tatlı birkaç söz söyleyerek tamamladı.Her zamanki sözleriyle sevdi beni."Güzel kızım,tatlı kızım,dedem..!" Her gün tam ziyaret saatinde orada olup; en son ayrılmamıza rağmen; "Yarın erken gelin.." diye eklemeyi ihmal etmedi.Ertesi gün erken gidemedik; nitekim bu onu son görüşümüzdü.

"Dede" ; bu benim ilk söylediğim kelime.Aslında biz büyük bir aileyiz.Annem, babam, anneannem, dedem ve ben..Kendimi bildim bileli bir evin içinde döner dururuz hepimiz.O yüzdendir ki ilk -dede demeyi öğrenmişim ben.Gerçi "-dedededede" diye söylüyormuşum ama olsun.

Güzel bir çocukluğum vardı, dediğim gibi kendi çapımızda geniş bir aileydik.İyi günde kötü günde hep birbirimize dayandık.

Dedemi düşününce aklıma hep çocukluğum gelir.Bir evin bir kızı, tek çocuk ve tek torunum ben.El bebek gül bebek büyüdüm.Bir onun kucağında tıpışlandım, bir ötekinin..

Bir yaramazlık yaptığımda dedemin arkasına saklanırdım hep.."Gel dedem sen, gel, otur yanıma.." Akabinde de bizimkilerden fırça yerdi bir de; "Eh baba; sen şımarttın bunu vallahi.." Bu yüzdendir ki; gözümde hep arkasına güvenle saklanılacak koca bir kalkan olarak kaldı dedem..

O zamanlar oturduğumuz evin altında bakkal vardı.Dedemle uğrak mekanımız; her işten geldiğinde beni aşağıya çağırır bakkaldan bir şeyler almamı isterdi.Çikolatalar,sakızlar,şekerlemeler, her ne ise işte..Büyüyüp koca kız olduğumda dahi; eve bir arkadaşımı çağırsam; "Dedem para vereyim de bakkaldan bir şeyler alın." demeyi ihmal etmedi.Ben her ne kadar koca kız oldum desem de kabul ettiremedim ve o bana hep bakkaldan bir şeyler almaya devam etti...

Her gün takım elbisesini giyer; pek sevdiği kahverengi deri iş çantasını eline alır bürosuna giderdi.Eğer akşamdan onunla gitmek istediğimi söylemişsem mutlaka beni de götürürdü.Büyük sofralar kurmayı, misafir ağırlamayı, Türk sanat müziğini, at yarışlarını, rakıyı, uzun yemek sohbetlerini, fakir fukaraya bir şeyler dağıtmayı, güzel giyinmeyi severdi.Sabahları kahvaltı yapmayı sevmediğim için benimle yemek bitirme yarışı yapmayı da..Hep ben kazanırdım tabi...Hızlı yediğimden değil; sadece dedem yavaş yediğinden.

Onu bir gün bile traşsız görmek nasip olmadı.Asla boş durmayı sevmezdi.Emekli olduğunda dahi erken saatlerde kalkıp traşını oldu, günlük giysilerini giydi ve hep kendine bir meşgale buldu. Ta ki 5 sene öncesine kadar..Şeker hastası olduğu için bir bacağını kaybetti ve bakıma muhtaç hale geldi.Onunla birlikte son 5 senesinde bizler için de hayat güçleşti elbet; ama inanın ki; nefesi yeterdi..Son zamanlarında onun traşsız görmeye alışır olmuştuk, pijamalarıyla oturmasına ise çoktan alışmıştık..

Ama ne biliyor musunuz; dedemi düşündüğümde aklımda o halini canlandırmakta güçlük çekiyorum.Benim hafızamda kalan haliyle dedem; sinek kaydı traşıyla, boğazına kadar çektiği kravatıyla, kolonya kokusu ve kahverengi deri iş çantasıyla en önemlisi iki bacağıyla dimdik duruşuyla...İzmir efesi..

Akşamdan yarın onunla bürosuna birlikte gitmek istediğimi söylememe rağmen; beni geri çevirdiğini ve ilk kez beni götürmediğini düşünüyorum şimdi...

Onun öylece; takım elbisesiyle, pek sevdiği kahverengi çantasını yanına almış, arkasında limon kolonyasının kokusunu bırakarak, iki bacağının üstünde yavaş yavaş evden çıkıp gittiğini varsayıyorum...

Hoşçakal İzmir Efesi.

Hakkını helal et...

7 Ağustos 2014 Perşembe

ZAMAN

Hava yağmurlu...Yağmurlu havaları severim; o gün birazcık dahi olsa karamsar isem; iç dünyamı, kendimi izlerim pencereden.

Nitekim yaz ortasında kış bugün.Belki de kış ortasında yaz; kim bilir..Akıp gidiyor zaman; umarsızca; ona buna aldırış etmeden; kendi halinde, başına buyruk, yaşlandırıcı, yorgunlaştırıcı ve dahi öldürücü...

Dedemden kalmalardan biri zaman.Kulpu kırık bir köstekli'den ötesi değil.Bekleyişler, umutlar, hayal kırıkları, dualar ve "ölüm" zaman..

Ben ne zaman "zaman" desem bil ki canım sıkkın o zaman..Bil ki bir geriye sayım var kader ve kedere doğru.Çünkü bir tek o zaman durdururum ben saatleri...

Kim bilir belki de; köstekli saatin sahibi ölüme bir nefes kadar uzakken böylesine karamsarım; belki de dedemin ölmesini istemediğim, o çektiği tüm acılara sessizce ve tüm naifliğiyle katlanırken benim tüm bunlara tahammül etmeye zorlandığım, bir yandan yanımızda kalmaya devam etmesi için bencilce düşünürken, bir yandan da acılarının dinmesinin tek yolunun bir diğer dünyanın kapısını açmak olduğunu bildiğimden kararsızım.

Bazen insanın canı fena halde yanıyor...
Ve sanırım bir tek o zaman; fısıldar zaman; "Bana bırak.."

29 Temmuz 2014 Salı

SON BAYRAM VE BİR DOĞUM GÜNÜ HİKAYESİ...


Bugün blogumda; ilk yazımı paylaştığım ve dahi; deyim yerindeyse kendimi aştığım gün.
Dönüp baktığımda kendimi derlemeye ve arşivlemeye başlayalı hayli yol almışım; esas adam askere gittiğinden bu yana zamanın geçmek bilmediğinden şikayetçi olsam da zaman geçiyormuş ve nitekim işte böylelikle  tam da bir yıl olmuş..Anlayacağınız; bugün benim bir nevi doğum günüm.

Blogumun doğum günü "dedemin" belki son günü, gecesi, bayramı..Mizahi amaçlardan sıyrılmış halde söylüyorum.Tamamen samimiyim.
Bu son bayramı.

İyi şeyleri bekliyorum ben; çoğu zaman; hayır, her zaman...Doğum günlerini, yıl başlarını,bayram tatillerini,yıl dönümümüzü,esas adamın askerden dönüşünü,hafta sonu tatilini,hatta öğle aralarını..

Bu sefer hatta hayatımda ilk kez kötü bir şey için geri sayıyorum.Geri sayıyorum ve ne kadar zamanın kaldığını bilmiyorum.O kadar acı ki..Dağ gibi bir adamı; gün gelip de tamamen birinin bakımına muhtaç kalacak halde, bir kedi yavrusu gibi mini minnacık kalmış, bir köşede yığılmış, bitmiş ve dahi tükenmiş olarak görmek..İnanın o duygunun tarifi yok.Gün ışığı gibi ortada; bu dedemle geçirdiğim son bayram.
Bu son bayramı.

Daha fazla yazmaya üşeniyor ellerim.Kafamda dile getirilecek o kadar çok şey olmasına rağmen; şimdi o dolu kafayı vurup yatmak istiyorum.

Sıçarım böyle doğum gününe.
Bu son bayramı.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

BEN ÇOK 100 BULDUM!

Ben iyiyim.Tuttum getirdim çeyizliklerimi..Bir kısmını nakit ödedim; bir kısmını da kredi kartı ödedi.Ben de karta 6 ay taksit taksit ödeyeceğim.Öyle anlaştık kartla :) Umarımın iyi geçiniriz; çünkü bu benim ilk kredi kartım!

Ne diyordum, blogumun 1 yaşına çok az bir zaman kala; 100 takipçisi olmuş...

Anlayacağınız; ben iyice yüz buldum; ben iyice 100 buldum ve biz tam anlamıyla 100 olduk..
Demek ki; paylaştıkça çoğalıyorum ben de..

Ay ben çok mutluyum ki!

İyi ki varsınız...♥♥♥
Sevgilerimle 

25 Temmuz 2014 Cuma

Haftasonu planı

Tatil başlangıcı..Bir tatilin en çok sevdiğim tarafı; tatilin başladığı o an..İnanılmaz bir neşe doluyor insanın içine; hani odanızın içine günün ilk ışıklarının süzülmesi gibi.. Ben mi? Sabahlara kadar yabancı dizilerimi izleyeceğim, klimanın altındaki üçlü koltukta vucudumun izi çıkasıya kadar yayılacağım, günün en alakasız saatlerinde kalorisi yüksek gıdalarla dengesiz beslenme denilen şeyi tam anlamıyla gerçekleştireceğim ve kafa nereye biz oraya mantalitesini peşleyeceğim zamanlar; tatil günleri..

O yüzden neşem yerimde; kabak tadı vermeme ramak falan kalmadı yani. Bu arada dün kandildi ve ben bol bol dua ettim.Dua etmeyi pek beceremiyorum nedense; benimki bir garip, duadan çok konuşmak gibi oluyor,önüne geçemiyorum:) Çok gevezeyim ben..

Bernardo ve Karaca ile aşk yaşatan süreç çeyiz hazırlığıymış anladım artık.Eninde sonunda bugün; adıma ayrılan ve sipariş verdiğim ürünler tamamlanmış, alınmak üzere beni bekliyorlar..Garip bir heyecan var içimde:) Çünkü bunlar benim çeyizime ait ilk mutfak alışverişim.Seçtiğim ve benim olmasına saatler kalan tabak çanaklarım, tencere tava hepsi havalarımla mutfak falan diziyorum kafamda.Keşke kocası da burada olsaydı; beraber giderdik..Ne bakar incelerdi o; meraklı şapşik.


Güzel haber; sivilde mimar olan esas adam, askerliğinin son 99 gününe de mimar olarak devam edecek ve bu benim içimi çok rahatlatıyor..Bu sizin için önemsiz olduğu kadar benim için önemli.Ne kadar önemli olduğunu varın siz düşünün...

Neyse; şu masa başında gençliğimi çürütüp, kahve tüketiminden mütevellit yürüyen selülit olmadan önce tatilin başlaması iyi oldu bence...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Benden Ötesi

Yine kendimden başladım yazmaya.Bazı zamanlar benim için bir ihtiyaca dönüşüyor yazmak; an duraksamadan, düşündüğümü vuruyorum klavyeye.Bir seri katilin öldürme içgüdüsüne benzetebilirim bunu belki.İşte ben tam da bu noktada; kendimden başka kimseye hizmet etmeksizin yazıyorum.Bu sanırım; "benden ötesi"..

Konuşmayı seviyorum; boş konuşmayı da.Şu sıralar mutsuzluğu tercih ediyorum.Özlem çekiyorum ve tam anlamıyla bundandır ki yalnız hissediyorum.
Kendime dair düşünceler içerisindeyim.Saçma sapan şeylere kafa yoruyorum.Ailemize yeni katılan kuzenimin bebeğinin doğum süslerine ve şekerlemelerine bakıp; benim bebeğimin doğum süsleri mavi mi olacak, pembe mi diye kafa yoruyorum.Kızım mı oğlum mu olacak diye değil yani.Mavi ya da pembe; hangisi diye..

Bir yandan da çeyiz alışverişimle ilgili şeyler kuruyorum,kurguluyorum.Uyumadan önce gözlerimi kapattığımda; siparişini verdiğim ürünleri; olmayan evimin, olmayan mutfağına diziyorum..Yarına dair hiçbir planım olmadan uyuyorum.Yaptığım şeyleri istemeden yapıyorum; en basiti otobüse biniyorum zira otobüse binmekten nefret ederim.Tabi bir de; tüm bunların sadece esas adamı çok özlediğim için olduğunu düşünüyorum, hem de sık sık.

Çok arkadaşı olan biri olmadım hiç; zaten insanları da pek sevdiğim söylenemez.Dışarıdan soğuk nevalenin tekiyim, entelektüel olmayan bir tabirle de perdelerimi kaldırdığımda kedi gibiyim.Arkadaşlarımla zaman geçiriyorum,ailemle zaman geçiriyorum; yetmiyor.Eksik bir şey var tamamlayamadığım ve tam 100 gün daha tamamlayamayacağım.Anlayacağınız; karşınızda kapı gibi duran ben, işte tam da burada sayılı günün çabuk geçmediğinin başlı başına ispatıyım.

Bu hafta çok çalıştım.Yarın Cuma değil mi? "Nihayet!" bile demeye üşeniyorum..Çok çalıştım ve dolayısıyla da çok kahve tükettim.Şayet masa başı çalışıyorsanız; çok kahve tüketme sorunsalı denen bir olgu vardır ki bu olgu dilinizden beyninize uzanan uzun metrajlı bir yolculuk gibi.Çalıyorsan; hatta masa başı çalışıyorsan; o kahveyi tüketeceksin..

Fazla samimi karalamalar bunlar; fazlasıyla benden.
Hatta benden ötesi...

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Asker Günlükleri Ders 2: Bazen Bir Kahve Molası Yeter!

Sanrım kabullenmeye başladım.."Esas adamın askerliğinin" tam da yarısını geride bıraktığım şu günlerde; yeni hayat standartlarımı, tek başına kalmış olmanın zorluklarını ve dahi dezavantajlarını yeni yeni kabullendiğimi fark ettim bugün..

Garip..Ona ve onunla alışmış-lıklarım bu denli fazlayken; kendi başına yürüme denemeleri yapan yeni ayak bir bebekten farkım olmadığını kabullendim.Ufak tefek şeylerle gün yüzüne çıkıyor bunlar; zaman geçtikçe can sıkıcı olmaya başlıyor ve "ufak tefek" deyip geçmeye gebe olunan bazı şeylerin hayatımda aslında ne kadar kayda değer olduğunu bir tokat gibi yüzüme vuruyor.

İşte -Ders 2- tam da bu noktada başlıyor...

Onunla geçirdiğim 3 yılda; bende ve hayatımda ne kadar çok şeyin değiştiğine kendimin dahi inanması mümkün değilken; kelimelere dökmek için çabalamak anlamsız olmalı, değil mi? Yine de oyum şansımı denemekten hatta zorlamaktan yana..

Askerlik denen şey; nişanlı bir bayansanız bir anda koskoca bir boşluk ya da simsiyah bir duvar gibi bir şey.Hissettiğiniz ise yalnızlaşmışlık!
Bu da benim uydurma tabirlerimden biri olsa gerek; "yalnızlaşmışlık"..

Demem o ki; Özdemir Asaf..Demem o ki; MESAFELER DİYORUM,OLMAMALILAR..

Sadece onu değil,onunla olan şeyleri, bir tek onunlayken sahip olduğum kalabalıkta kaybolmamak hissini ve daha dilimin dönmesi mümkün olmayan, kalemimi kıran birçok şeyi özlüyorum.Ben en Batı'yım, o en Doğu..Bu kadar uzak olmak zorunda mı? Olmamalı..Kalabalıkta kaybolmuşluk; kalabalıkta yalnız kalmak.Can sıkıntısı şeyler bunlar..

Bugün en sevdiğim ve bana daima onun aldığı kahvemi; bir şekilde tekrar bürodaki çalışma masamda buldum.Sürpriz yapmış bana, patronum ve aynı zamanda kendisinin ortağı olan can ciğer arkadaşımız da buna elçilik yapmayı görev bilmiş sağ olsun:) Hiç fark etmemiştim oysa; esas adam olmadan o kahveyi hiç içmediğimi.Doğru ya; en sevdiğim kahve olmasına rağmen işin aslı onsuz hiç içmemiştim.Çünkü bana en sevdiğim haliyle; karamelli frappuccinomu alan tek kişi o!

Ben de bunun gibi binlerce ufak tefek mutluluklara kendimi o kadar alıştırmışım ve kaptırmışım ki; sanırım en çok da bu yüzden esas adamın yokluğu tam anlamıyla cehennem.

Ve tüm bunlar bir araya geldiğinde sanırım ben esas adamsız yürümeyi beceremiyorum, denemiyorum..Gerek de duymuyorum.Yanımda olmadığı zamanlarda tamamen mutsuz olmaktan; mutluluk duyuyorum.

Çünkü bazen; bir kahve molası yeter!

Blogger anneler fenomen çocuklar; anne bloggerlar teşhirci mi? Neden kendime anne blogger diyorum?

Bir evin bir kızıyım. Annem ben henüz 1 yaşındayken geçirdiği yüz felci sonrasında hastalanıyor ve ömrünün sonuna kadar yardıma ihtiyaç duya...