15 Mayıs 2014 Perşembe

Olmak Ya Da Olmamak...

Su siralar yaklasik 2 yil once sahip oldugum tabletime tam anlamiyla dadanmis bulunmaktayim, ingilizce karakterlerle yaziyor olmam da ispati niteliginde:)

Babam aksamlari laptopu esir ettigi icin ben de bunun uzerine veryansin etme durtumle yazmaya koyuldum. Bugun cok guzel bileklik tasarimi yapan bir dukkan kesfettim İzmirde, haliyle ne bulduysam aldim...Gunun tum anlam ve onemi bundan ibaret simdilik benim icin. Asil beni dusunduren sey ise yarin tarihin 16 Mayis olmasi, yildonumumuz...Sayili dakikalar kaldi artik yeni bir gune ve yanliz gececek bir yil donumune...Bu gece benim icin zor gecicek desenize, pek tadim tuzum yok vesselam...

Tum melankolikligim ve ben yalniz gecen yildonumu serzenislerimle "3 yili devirirken" birseyler karalamazsam olmaz yarin...
Hadi ben yataga yollanayim en iyisi...

Cunku iyisi mi coraplarimi cikartip, dislerimi fircalayip, guzel bir uyku cekmek icin yataga yollanmak...

Soma Faciası

Bir işçi, bir emekçi çocuğu olarak onların hikayesine bir nebze aşina olanlardanım bende.Babam bir döküm ustası; alın teriyle senelerce evinin ekmeğini, ailesinin rızkını namerde muhtaç etmeden kazandı; yaş dayalı 50'ye hala çalışmakta.Çok şükür olsun ki; dişinle tırnağınla başımda duran dev bir çınar ağacı babam.

Ağır işçilik yapanların kaderidir; elleri ayakları her daim yara bere içindedir, ellerindeki ve ayaklarındaki yaralarından dolayı da tozu pası derisine kadar işler...Babam gibi bir dökümcü örneğin; sık sık yanıklara maruz kalır; ya bir yeri yanar, ya da bir iş kazasında bir yeri kırılır...Değil mi ki benim babam;evine ekmek parası götürmek için çalışan hangi el mukaddes sayılmaz?

Alnının teriyle, bileğinin hakkıyla çalışan, haram lokma yemeden, evini yuvasını namerde muhtaç etmeyenler...

Kayıplarımıza Allah'tan rahmet; yaralılarımıza şifa, hala karanlıkta olanlara umut ışığı dileğim ve dualarımla...

Sarılalım Sıkı Sıkı...

Aslında nereden başlayacağımı bilemiyorum, bloguma ve blogumu takip eden herkese karşı büyük bir suç işlemişcesine kendimi zan altında hissettiğimi söyleyerek başlayabilirim sanırım. Hoş yaptığım şeyin büyük bir suç olmadığını savunduğum da söylenemez :) Sağlam bir ara vermiş oldum bloguma; gel gelelim demek ki bloga, sizlere, kelimelerime ve kendime güzel anektodlar katabilmişim demekki ki; aramıza yeni TıKTıK'çılar da katılmış...Hepiniz hoşgeldiniz, her zaman söylediğim gibi umarım ben paylaştıkça, siz paylaştıkça ve birbirimizin sesine kulak verdikçe kocaman bir aile olma yolunda son sürat ilerleriz...

Bittabi bu uzun aranın sebebi aslında bloguma kırgınlığım, kızgınlığım değildir...Aksine bu kadar ihmalkar davrandığım için kendime kırgınlığım ve geri dönmenin inanılmaz neşesi ile bu zamana kadar neden beklediğime alam veremeyişimin KIZGINLIĞIDIR!

Hayatımdaki değişim ve gelişimlerin ardı arkasının kesilmediği; yapılması gereken, yapılacak hatta yapılması planlananların gerçekleşmesi ve tabi ki herşeyin gönlümce olması için dur durak bilmeksizin çabaladığım, şahsi kanaatimce soluksuz bir dönemi tam da hayal ettiğim şekilde sonlandırdım. Ne mutlu bana; tüm bu dönemde herşey tam da hayallerimi süsleyen şekilde gerçekleşti...

Nişan hazırlıkları diyerek başınızın etini yediğim günlerin ardından nişan hazırlıkları yerini nişan gününe doğru bırakmaya başlamıştı ki aksilikler peşimi bırakmadı.Evimizin "dede sıfatı" 1 hafta kadar hastanede yattı; ameliyat oldu, taburcu oldu; derken de nişan günü geldi çattı. Tadına doyum olmayan bir heyecan, bir mutluluk aldı başını gitti o gün.Böylelikle 18.04.2014 Cuma günü ben de nişanlı bir bayan sıfatına bürünmüş oldum.Şimdilik bu şekilde paylaşıyorum sizlerle; zira nişan gününün tüm detayları için ayrı bir TıK yazmam gerekicek...Seneler sonla eşimle okurken bize o güne geri dönme fırsatı verebilecek kadar güzel bir hatıra hazırlamak arzusundayım çünkü.Yanısıra şimdi bir nişan fotoğrafı paylaşmazsam da olmaz gibime geliyor.İşte bu İzmir-Asansör'de yapılan dış çekimden bir kare...Daha fazlasını nişan hakkında bütün detayları paylaşacağım bir yazı ile paylaşıcam sizlerle ;)

Nişan ertesi; tüm vaktimizi beraber geçirdik, gezdik,eğlendik hatta inanılmaz güzel yerler ve mekanlar keşfettik.Sanırım bu sayede asker dönüşü müdavimi olacağımız yeni mekanlar da edinmiş olduk. "Asker dönüşü mü?" Asker dönüşü tabi...Nitekim 07.05.2014 Çarşamba itibariyle; namı değer nişanlım da artık asker ocağında.

Şimdiden sanki yıllardır bekliyormuşum gibi bir his var içimde.Sanırım en çok beni üzen, istediğim zaman haber alamıyor olmak.Ufak tefek iş amaçlı şehir ayrılıklarımız olmuştu daha öncesinde; alışkın olmam gerekir ama yine de o zaman sürekli konuşabiliyorduk...Şimdiyse daha farklı, hem konuşma imkanımız çok kısıtlı hem de bu bizim en uzun ayrılığımız olucak.Dahası yarın yıldönümümüz:( Dün Ptt'den bir kargo gönderdim ona.İzmir'den Kastamonu'ya teslimat süresi 2 gün dedi oradaki memur; tam zamanında yani..Kargomun içine 2 tane çamaşır alıp koydum, en lazım olan şey, kesin kullanır:) Bir tane de tshirt aldım, aslında giyebileceğini zannetmiyorum ama yine de koydum; 2 donla yıl dönümünü geçirmeye gönlüm razı olmadı:) Bir de mektup tabi...Bizim de bir asker mektubumuz olsun istedim, Ptt'deki ayaklı masalarda dikilerek yazdım mektubu; öncesinde bir kırtasiyede süslü mektup kağıdı da aradım :)) Sen kalk 30 yaşında adıma süslü mektup gönder..Neyse Allah'tan bulamadım da gönderemedim, yoksa vallahi de göndericektim:) Sonuç olarak kırtasiyede açık mavi bir mektup kağıdı buldum, ona yazdım..

Yarın yıl dönümümüz; dolu dolu 3 yılı devireceğimiz ve 4. yılımızın kapısında duracağımız gün...Bense bu yılı tek başıma bloguma yazarak kutlayacağım...Bu yıl sabahtan akşama kadar gezmek tozmak, güzel bir akşam yemeği, sarılalım sıkı sıkı modum olmayacak ama yine de mutluyum.Şayet gerçekten seviyorsanız; yanında olması cennet,  uzakta ama iyi olduğunu bilmek ise mutluluk için bir sebep oluveriyor...

Askerlik dönemi ve blog ilişkisine gelince; ruh halimi bu kadar etkileyen bir durumun satırlara yansımamasını beklemek hayal olur herhalde.Böylelikle bende "asker günlüğü" yazıları hazırlamaya vesile bulmuş olurum.Hayatımı dönem dönem anlatmak güzel oluyor; nişan günlüğü,asker günlüğü derken evlilik,hamilelik,bebek günlüklerine doğru giden bir yola çıkarım böylelikle ve adım adım hayatımı, her zaman söylediğim kafamda deli sorular listelerimi, hayallerimi, geçmişimi ve geleceğimi bir köşeye biriktirebilirim belkide...

Şimdilik paragrafları uzun; anlatılması gerekenler için yetersiz bir yazı oldu aslında ama benim için pahada ağır...Genel anlamda geçen tüm zamanın ve blog boşluğunun özeti bundan ibaret olsa gerek.Sık sık yazı paylaşarak aradaki boşluğu kapatmaya çalışmamda bir sakınca yoktur umarım ;)

O kadar çok mail almışım ki; neredeyse blogumu takip eden ve aramıza yeni katılan her TıKTıKçı yokluğumdan dem vurmuş, gerek son paylaşımıma yorum olarak, gerekse mail olarak veryansınlar tarafıma bir şekilde ulaştırılmış:) Bu kadarına şaşırmakla beraber, tarifi mümkün olmayacak kadar da mutlu olduğumu söylemem gerekir.Sonuç olarak, bir kez daha tüm samimiyetimle; " İyi ki varsınız..."

Ben geldim...
Sizleri seviyorum...

SARILALIM SIKI SIKI...

4 Nisan 2014 Cuma

Bahar yorgunluğu

Kendime notlar: Sen sen ol kendini ihmal etme.Yorgunsun şu sıralar, vallahi bu bahar seni çok sarstı; neymiş canım bu bitmek bilmeyen bahar yorgunluğu..

Gel gelelim sonuç itibariyle buradayım yine; Cuma akşamları benim için heyecanla beklenen bir gün olmasına rağmen; televizyonda annem ve anneanemin inatla Med Cezir'i izlemesi artık bana bu beklenen anı zehri zıkkım etmeye başladı desem yeridir.Şu Türk televizyonları neler gördü neler geçirdi de; benim hafızamda hatırı sayılır en gerçek dışı en saçma sapan konu-içerik ise Med Cezir olarak yerini aldı nokta net...Ayyy düşünün yani izliyorum bildiğin; tamamen mecburiyetten!

Bir de aman bu kızcağız da resim bulamamış da niye bir Corpse Bride ile başlık açmış diyenler için; bu resim şuan benim içimde bulunduğum ağır bahar sendromunun özeti...Tam nişan arifesinde yorgun bahar savaşçısı ölü gelin, işte o benim!

Hafta sonu havalar güzel olacakmış; tadını çıkartmayı ihmal etmeyin.

Ha bir de her zamanki gibi; Sevgiyle kalın...

3 Nisan 2014 Perşembe

Kabak tadı vermeme ramak kaldı...

Saatler ileri alındığından beri kendime gelemedim desem yeridir; günler uzadı geceler kısaldı ve ben herzaman olduğundan daha fazla Garfield tembellik moduna adaptasyonunu sağladım...

Her neyse; şu sıralar kafamda dönüp dolaşan tilkilerden biri de blog yazılarım hakkında.Açıkçası yedim, içtim, gördüm, gezdim, eğlendik, oynadık yazıları niteliğinde birbirini kovalayan günceler ile kabak tadı vermemek gerekiyor bloglarda.

Güncelerim günceleriniz olsun istiyorum aynı zamanda.Benim olan-bitenlerim sizlere de bir şeyler ifade etsin; böylelikle her satırda kendinizden pay biçmek bir tık daha kolay olsun istiyorum..Bunlarla da kalmayıp; anlattıklarımın ya da daha mütevazi bir deyişle anlatmaya gayret gösterdiklerimin bir yandan da sizler için bilgi niteliğini taşımasını arzu ediyorum.

Bu yüzdendir ki; yorgun,düşünceli ya da hasta olduğum zamanlar yazmaktan kaçınırken bir yandan da kendimi bir yayın hazırlarken bulabiliyorum.İşte o an bu an!

CNN'de konuşmakta olan Mahsur Yavaş'a kulak kabartıyorum bir yandan; içim daha da bir sıkılıyor..Allah adama sabır versin! Bir yandan da trafoya kaçan kediler aklıma geliyor; kediye kızıyorum...Ben bu KEDİ'lere bir anlam veremiyorum; üzülüyorum. Garfield modumdan çıkıyorum ve bir kez daha KEDİ'ye kızıyorum!

Klavye üzerinde ışıldayan alyansıma bakıyorum; "Nişana az kaldı" diyorum kendi kendime.Kafamdaki hazırlıkların üzerinden bir el daha geçiyorum.

Canım kızım Şegi (benim pati patim; benim köpüşüm) uyumakta; hayatından memnun; annem yine bebeklik örtümü üzerine örtmüş.

İçeride balık kızartıyor annem; kızarırken kokusunu sevmiyorum; aynı koku masada yerini aldığında ise bir davete dönüşüyor benim için, garip...Sözlüm çok sever; onun için de yiyeyim.

Dedem pek iyi değil; aynı evin içinde yaşıyoruz sonuçta...E yaşlandı görüyor gözün; anlıyorsun iyi olmadığını.Salı günü hastaneye yatacakmış; offf canım sıkıldı yine

Ha bir de kansızlık mı var bende ne? Ellerim ayaklarım hep buz...Yine ayaklarım buz kesmiş; sonra karnım ağrıyor, e ağrır tabi taşlara basarsam.

En iyisi ben gideyim de; bir çorap giyeyim..



2 Nisan 2014 Çarşamba

İzmir'de dış çekim mekan önerisi

Sanırım birazcık kafayı çatlattım :) Kafama tokadan başka bir şey takmaz oldum.Aslında her şey dört dörtlük mü? Elbette değil..

Malumunuz üzere nişana az kaldı.Sizin en net aklınızda kalan hali; nişana az bir zaman kaldığı iken; benim net bilgim ise son 16 gün olacak :) Ben de artık son rötuşları yapmak üzere biraz hareket gösterdim.Önceden bahsettiğim gibi dış çekim için anlaştığım İlker Özpınar ile bu Cumartesi için son detayları konuşmak üzere bir randevu ayarladım.Mekan olarak da İZMİR-ASANSÖR'ü seçtik ki yerinde bir tercih olduğunu düşünüyorum:) 

Öncelikle inanılmaz derecede güzel ve tarihin mistik düzenini hiç bozmamış sokakları var..

 Ve elbette ki bu güzel tarihi evler ve sokaklar ile dolu; bütün İzmir'i kuş bakışı gören meşhur tarihi Asansör

 Gece görünümüne yorum dahi yapmama gerek var mı bilemedim; gerçi dış çekim gündüz gerçekleşecek ama siz yine de bu manzarayı bir de gece görün istedim :)
 Bu da bir gündüz versiyonu;) 

Sonuç itibariyle; ASANSÖRÜN AŞK'A GELMİŞ BİR KARESİ...♥

Geri kalan herşey üzerinden detayları ise Sevgili İlker Bey ile görüşeceğiz, umarım güzel anıları yakalarken; güzel kareler elde etmekten de geri kalmayız...Böylelikle dış çekim konusu da hallolmuş olacak ve benden mutlusu olmayacak.

1 Nisan 2014 Salı

Yalancı Mimiklerim...

Son birkaç gündür işler sarpa sardı; pek tadım tuzum açıkçası...Bu yüzden midir bilinmez,bu süreç işlerken, herhangi bir "Günlüğümden" yazısı yazarak kimsenin tadını kaçırmak istemedim.Ne kadar düşünceli olduğuma bir de bu açıdan bakmayı ihmal etmezsiniz umarım:)

Her zaman olduğu ve her zaman olduğum gibi kocaman bir gülen surat olmama rağmen; keyfim pek yerinde değil.Bir blog'um olmalı diye düşündüğüm an; ilk aşamada kendimi anlatmam gerektiğine karar vermiştim bile..En doğru bildiğim yer KENDİM'den başlıyorum yazmaya diyerek; kendimi kendime anlatmaya başlamıştım.Her zaman altını çize çize söylediğim gibi, konuşmaktan çok yazmayı bilenlerdenim ben.Belki de yazdığım zamanlar daha anlaşılır olduğumdan, yazdıklarımı söylediklerime tercih ederim; hiç tartışmasız...

Ve yine nedendir bilinmez ki; kendime gülen suratlar uydurmaya kılı kırk yarıp her telden mutlu olmaya müsayitim...

Bir evin içinde 5 kişiyiz: Anne-baba-çocuk (ki bendeniz çocuk oluyorum)-anneanne ve dede...Dede sıfatı çok hasta şu sıralar, tam da nişan arifesinde...Dünya gözüyle görsün derler ya, dünya gözüyle görsün diye dua ediyorum...Canlar sıkkın, moraller bozuk...En kaba tabirle ortam "leş" yani...


Esas adam'la bugün biraz diş biledik birbirimize, ben bunu tamamen konuşmaktan çok yazmaya becerikli oluşuma bağlıyorum.Çünkü kendimi ifade etmekte inanılmaz zorlanıyorum bazen; aslında o kadar karmaşık şekilde dönen bir akıl-fikir çarkım var ki; yani değil ben Nazım Hikmet gelse meramını anlatamayacak...Gel gelelim; yanlış anlaşılmalar silsilesi Part 1 kısmını ortak çabamızla yaratınca film tam 8 Part'lık uzun metraja dönüştü.Neyse ki bu yanlış anlaşılmalar; kısmen düzeltilerek, kısmen de salonun ortasına isabet ettirilmiş köpek boku gibi kaldı ortada:)) Tabi sonuç itibariyle; her zamanki gibi asayiş berkemal :) Ne de olsa AŞK var...

Yaşamı, arzularımı, hayallerimi ve mutluluklarımı bu kadar azimle kovaladığım için kendime teşekkürü bir borç bilirim.Teşekkürler; hayata bakış açım, merhametim, şefkatim ve beni ben yapan herşeye...

Sevgilerimle,

Blogger anneler fenomen çocuklar; anne bloggerlar teşhirci mi? Neden kendime anne blogger diyorum?

Bir evin bir kızıyım. Annem ben henüz 1 yaşındayken geçirdiği yüz felci sonrasında hastalanıyor ve ömrünün sonuna kadar yardıma ihtiyaç duya...